Çiğiltepe
Skip Navigation Links
Skip Navigation Links


Cihangir Akşit Romanları

Sarı Sessizlik

Sarı Sessizlik
Bir kayboluşun romanı




Miralay Reşat Bey ve Vatan Savunmasında 27 yıl

Miralay Reşat Çiğiltepe
ve Vatan Savunmasında
27 yıl




Savruluş

Savruluş







Romandan kesitler

Parça No 1:

Uygun bir yerde pusu kurmuşlardı. Reşat Bey, bölük teğmeni ve takım kumandanı olarak başladığı bu ilk çetin sınavında, hocasına söz verdiği gibi, takımındaki erlerine örnek olmak ve böylece onların güvenini kazanmak istiyordu. Zira erlerin çoğu kendisinden daha yaşlıydı ve bölgedeki olaylara bakılırsa, daha uzun bir süre böyle hep birlikte dağlarda dolaşıp duracaklardı. Otoritesini şu ana kadar sadece rütbesiyle sağlayabilmişti. Ama o, cesaretiyle de saygı duyulan, kalplere hitap eden bir kumandan olmak istiyordu. Şu ana kadar hiç adam öldürmemişti. Erlerinin çoğu, çeşitli yerlerde muharebelere katılmış eski askerlerdi. Çoğunu kendi seçtiği 20 civarındaki askeri ve “eşkıya ile nasıl baş edileceğini” ona arazide bizzat öğretmeye çalışan tecrübeli bölük kumandanıyla birlikteydiler. Çıt çıkmıyordu. Diğer takım da, asilerin kaçma ihtimaline karşı ormanın öbür yanında başka bir pusu atmıştı.

Az sonra, uzaktan insan homurtularıyla beraber, yerlerdeki çalı çırpı ve kuru dalların üzerine basılınca çıkan çatırtı sesleri duyulmaya başladı. Giderek yükselen ayak seslerine göre asiler pusu bölgesinin iyice yakınına gelmiş olmalıydı. Sık çalılıklardan dolayı henüz kimse görünmemişti. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Sesler iyice aklaşıyordu. Nişan almış, öylece bölük kumandanının emrini bekliyordu. Pusuda, aynı anda ateş açmak ve ateşlerin paylaştırılması ve disiplini çok önemliydi. Böyle öğrenmişti. Hep birlikte her taraftan kontrolsüz çat pat ateş açan birliklerin disiplinsiz ve eğitimsiz birlik olduğu, tecrübeli eşkıya tarafından da hemen anlaşılıyordu. Bunun eğitimini çok yapmışlardı. Bu yüzden sabırla onları bekliyorlardı.

Reşat Bey birden önünde beliriveren kol başındaki asileri çalıların arasından belli belirsiz gördü. Arkadan gelenlere bakmıyordu bile. Vahşi bir kaplan gibi yere yapışıp kendisine verilmiş hedefine odaklanmıştı. Nişangâhın üzerinden ve namlunun ucundan, hemen aşağısında pusunun varlığından habersiz bir şeyler yiyerek yaklaşan tüfekli ilk asiyi artık net olarak seçebiliyordu. Hemen hepsi de uzun sakallı, pis ve çok vahşi görünüyordu. Tırmanarak buralara geldiklerinden hem nefes nefese hem de çok terliydiler. Az sonra verilecek bir “Ateş serbest” komutuyla en öndeki bu asinin büyük olasılıkla öleceğini biliyordu. Yaklaşan asiyi, eli tetikte nişangâhı üzerinden sessizce izlemeyi sürdürdü. Asilerin homurtu seslerinden başka ortalıkta çıt çıkmıyordu. Heyecandan eli titremeye başlamıştı. Öndeki asinin az sonra kendi ateşiyle öleceğini biliyor olmak, karmaşık ve tuhaf bir duygu yaratıyordu. Hedefine iyice kilitlenmişti. Heyecandan midesi bulanmaya başlamıştı. Neredeyse öğürecekti.

Bu asi, normal yaşamında kim bilir nasıl biriydi? Çocukları var mıydı? Koskoca Osmanlı’ya karşı niye ayaklanmışlardı? Bölgedeki masum halkı neden katlediyorlardı? Hürriyet ateşi çoluk çocuk demeden öldürmek mi demekti? Boşluğunu alıp tetiği son noktasına getirmiş, hatta nefesini bile tutmuştu, ateş serbest komutunu bekliyordu. Kıyafetinden muhtemelen Bulgar olduğu anlaşılan asi, başını aniden bulunduğu yere doğru çevirince yaprakların arasından kendisini fark etti. Göz göze geldikleri o anda ikisi de öylece kalakaldı. Elindeki yiyeceği bırakan tecrübeli asinin dehşetle açılmış kapkara gözleri kendisine dikilmişti. Pusuya düştüğünü ve omzundaki tüfeğine davranmakta geciktiğini anlamış, çaresiz bir halde donup şoka girmişti.

İşte tam o anda bölük kumandanının “Ateş” komutu geldi. Yaradan’a sığınıp tetiğe bastığında sadece patlamayı duydu. Kısa bir süre, sanki daha önce hiç ateş etmemiş gibi, nedenini anlayamadığı bir şok daha yaşadı. Hemen ardından da her taraftan büyük bir cayırtı koptu. Sabahın sessizliği bir anda bozulmuştu. Bulunduğu yere doğru sanki her yandan mermi yağıyordu. Her yer dumandan bembeyaz hale gelmişti.

Parça No 2:

Kolordu kumandanına olanları ve özellikle de ordu kumandanıyla aralarında geçen tatsız konuşmayı çok genel anlamda da olsa aktarmasına rağmen, içi pek rahatlayamamıştı Reşat Bey’in. Telefonun ahizesini usulca yerine bırakırken, çamurla terden dolayı değişik bir renk alan karmakarışık saçlarını sıvazlayıverdi. Derin bir iç çekti... Aklında sadece saat 12.00 için verdiği söz ve tümeninin şu andaki sıkıntılı durumu vardı. Emir eri çay yapmıştı. Toz toprak içerisinde, herkese nasip olmayan bu çayı minnetle alıp yudumlamaya başladı. Şeker yokluğundan kuru üzümle içiyordu. “Bu çaydan sonra acaba daha kaç çay içerim” diye söylendi kendi kendine...

Karşılıklı silah sesleri çoğalıyordu. Sabah güneşi iyice ortaya çıkmış, âdeta her tarafı turuncuya boyamıştı. Sabah saat tam 08.00’de, yüz yaşında gibi görünen, kavruk, kara kuru, posbıyıkları sigaradan sapsarı olmuş bir karargâh çavuşu, tümen haber merkezinden az önce alınan “1. Kolordu Kumandanı İzzeddin” imzalı bir emri, toz toprak içindeki titreyen eliyle, okuması için Reşat Bey’e uzattı. Bu derin çizgilerin anlamlandırdığı kırışık suratta, sanki bir tablo seyrediyormuş gibi, bir neslin yıllardır çektiği acıların tamamını bir anda görebilmek mümkündü. İki asker göz göze geldi. Reşat Bey teşekkür etti. Çavuşun ismini hatırlayamamıştı. Zarfı alırken çatallanan bir sesle “Sağ ol aslan çavuşum” dedi. Kavruk çavuşun biri çenesinden başlayıp boynunu izleyerek ense köküne kadar çaprazlamasına uzanan, diğeri yanağındaki, dikiş izi belli iki derin şarapnel yarasıyla, başparmağı olmayan sol elini görünce bir an için durdu ve konuşmasına devam ederek ona “Senin, bizim nesilden ve aynı kafadan biri olduğuna dair iddiaya girerim... Nereden anladım, söyle baklalım yiğit çavuşum” diyebildi sadece. İhtiyar çavuş, Reşat Bey’in kendisinin gönlünü almaya çalıştığını hemen anlamıştı. Saygılı ancak muzip bir edayla cevapladı:

“Sağ olun kumandanım. Anladınız, çünkü her yerim delik deşiktir be ya, yani sizin gibiyimdir yani...”

“O halde bugüne kadar iyi sağ kalmışsın, bunu nasıl başardın ki?”

“Eee... Kumandanım, peki sen nasıl başardın ki! Ben tam 17 yıldır askerim. Çok cephe dolaştım, çok mermi yedim. İlk askerliğimde anam belimdeki şu palaskayı okumuş ve kendi elcağızıyla belime bağlamıştı. Te be kumandanım beni galiba hep bu korudu.”

Reşat Bey, Trakyalı olduğu anlaşılan çavuşunun hazırcevaplığına hem şaşırmış hem de çok memnun olmuştu. Başını sallayıp hafifçe güldü, siperdeki tahta sehpasında duran üç kuru incirin ikisini ona verdi; sırtını sıvazlayıp ona teşekkür etti. Bu kadar gerilimli bir ortamda Mehmetçik sayesinde bir anda gülebilmişti. Aslında şu an, çok uzun bir süredir gülmeyi unuttuğunun da farkına varmıştı.

Parça No 3:

Düşman kararlı bir şekilde direnmeyi sürdürüyordu. Hiç de “korkak palikarya” filan gibi değildi. Özellikle de bu kesimde, çok inatçı bir şekilde çarpışıyorlardı. Onları dokuz yıl öncesinden yani Yanya’dan zaten çok iyi tanıyordu. Başarısızlık halinde nelerin olabileceğinin farkındaydı. Çiğiltepe sanki ateşten ve dumandan bir cehennem haline gelmişti... Birden hiçbir sesi duymaz oldu. Kendi iç dünyasındaydı ve iç hesaplaşmasını yapmaya başlamıştı. Çıt çıkmıyordu... Kurumuş çatlak dudakları aralandı, kimseye de duyurmayacak şekilde, kısık bir tonda ve öfkeyle dişlerini sıka sıka, sanki tam karşısındaki dağ canlıymış gibi ona doğru söyleniverdi:

“Hey mübarek dağ, bak bakalım bana! Gelecek nesiller senin kıymetini bilir ve burada bugün olanları, sebil olan şu canları umarım hatırlarlar. Başarırsak, bunca kana ve cana mal olan bu tepenin değerini umarım anlayabilirler...”

Sonra öfkesini içinde tutamadan yine karşıdaki Çiğiltepe’ye doğru aynı şekilde tane tane söylenmeye devam etti:

“ Dağ, dağ, bak bana! Sen neymişsin böyle? Bana bugün nasip olmayacakmışsın sen, öyle mi? Sen, peki benim 27 yıllık fırtınalı ömrümde hangi tepeleri, dağları nasıl yendiğimi hiç biliyor musun ki? Dağ, dağ! Sana söylüyorum, cevap ver diyorum sana! Benden daha mı kuvvetlisin sen? Beni yenebilecek misin ki?”

Sanki sorusunun cevabını almış gibi birden suskunlaşmıştı. Kum torbalarının ardından bakıp gözlerini, sanki delecekmiş gibi, heybetli görünen tepenin çalılık zirvesine dikti. Dişlerini sıkarak, öfkeyle söylenmeyi sürdürdü:

“Dağ, orada hep vardın sen. Var olmaya da devam edeceksin. Asırlardır Reşat’lar buradan bir bir gelip geçiyor... Ey Çiğiltepe, evet, orada hep vardın ve var olmaya da devam edeceksin! Ama adının daha çok anlamlanmasını, bizlerin kanından ve canından alacağını ve senin de bu isimle ancak böyle ünlenebileceğini, şu anda benden başka kimse bilmiyor! Seni hatırlanacak hale getireceğim. Seni onurlandıracağım. İşte sen, bunun için beni asla, ama asla yenemezsin! Yenemeyeceksin. Çilekeş Anadolu’da bazı tepeleri Ziyaret Tepe yapanların veya onları meşhur edenlerin, ona kan ve can verenler olduğunu, hele biz iyi biliriz! Bu tepelerin de elbette kıymetini bilecekler bir gün! Bunları anlamlandırma sırası şimdi bizlerde... Yani anlaşılan şu an sıra bende” dedi dişlerini sıka sıka sessizce. Bir yandan da sürekli saatine bakıyordu. Sanki bir şeye karar vermiş gibiydi. Göz ucuyla umutla baktığı karargâhından, hâlâ iyi bir haber yoktu. Verdiği söze ise sadece 15 dakika kalmıştı. Saat 11.45’ti. Artık süre dolmak üzereydi…

Parça No 4:

...Arnavutluk’ta harcanan bütün emekler verilen onca şehit, demek ki boşa gitmek üzereydi. Bu yüzden o da diğer birçok zabit gibi son derece kırgın ve kızgındı. Kucağında gözlerini kapadığı şehitler için azap duyuyordu... Edirne Garı’ndan ayrılırken bu kez yalnızdı. Elinde sadece bir tahta bavul ile eşyasını koyduğu küçük bir hurçtan başka bir şey yoktu. Ailesinin İstanbul’dan gelip uğurlama isteğini de “çabuk döneriz” gerekçesiyle kabul etmemişti. Zaten vedalaşmaktan pek hoşlanmıyordu. Katardaki kapalı vagonların büyük bölümü, kendi taburunun yığınlar halinde balık istifi edilmiş askerleriyle doluydu. En arkadaki açık vagonlarsa malzeme ve cephane yüklüydü. Zabitlere ayrılmış yemekli vagonun yanındaki kuşetli vagonda, kendisi gibi “bölgeye gitme” emri almış başka birliklere mensup diğer beş zabitin arasında boş bir yer buldu ve yerleşti. Hepsi de yüzbaşıydı. Kimisi uyuyor kimisi de camdan dışarıya sarkmış ailesiyle vedalaşıyordu. Hüzün dolu bir andı ve sözler hep aynıydı:

“Merak etmeyin kısa sürer. Burnumuz bile kanamadan döneriz. Bu seferki çabuk bitecek!”

Kolağası Reşat Bey, trene biner binmez zabitlerden biriyle tanışmıştı. Adı Behram’dı. Kısa bir süre içinde de, onun kendi taburuna bölük kumandanı olarak yeni atanan biri olduğunu anladı. Toksözlü ve sakin görünümlü bir zabitti. Ona, birlikte çalışacaklarını ve kendisinin de 3. Tabur’un yeni kumandan vekili olduğunu söyledi. Kader birliği yapacaklarından, daha bu ilk sohbetlerinde farklı ve güzel bir ortam oluşmuştu. Bir süre sağdan soldan konuştular. Az sonra Behram Yüzbaşı kompartıman penceresinden ailesinin vedalaşmaya geldiğini görünce, izin isteyip hemen cama doğru yaklaştı. Sonra aceleyle aşağıya indi. Dışarıda duygusal bir vedalaşma yaşanıyordu. Ancak çalan düdükler nedeniyle trenin kalkacağı anlaşılınca yüzbaşı tekrar kompartımana döndü. Camdan beline kadar sarkıp ailesine Reşat Bey’i “İşte yeni tabur kumandanım” diyerek tanıttı. Ailenin gösterdiği hürmet üzerine o da aynı şekilde elini kaldırıp “Memnun oldum efendim” diyebilmişti.

Behram Bey, daracık kompartımandan hem kendi ailesiyle vedalaşıyor hem de pencereden içeri aldığı çocuğunu hasretle kucaklayıp sevmeye çalışıyordu. Bu sırada raftaki tahta bavulundan aceleyle bir şey almak zorunda kalınca, çocuğunu bir an için tutsun diye Reşat Bey’e uzatıverdi. Aynı kompartımanda yolculuk edeceği, taburunun bir yüzbaşısının 2-3 yaşındaki sevimli kızını aniden kucağında buluvermişti Reşat Bey. Yavrucak, kıvır kıvır saçlarıyla harika bir şeydi. Kısa süreyle de olsa onu sevdi, hatta usulca saçlarını kokladı ve sanki babasıymış gibi bağrına bastı. Bir dakikalık bu keyif ve çok değişik duygu, bir asırlık olay gibi hafızasına kazındı. Utanmasa çocuğu geri vermeyecekti. Ancak tekrar düdükler ötmeye başlayıp dışarda baş gösteren telaş üzerine çaresiz, gülümseyerek geri verdi çocuğu. Yüzbaşının annesi, babası, eşi dahil, vedalaşmaya gelenlerin hepsinin gözleri dolu doluydu. Duygularına gem vurduğu besbelli olan Behram Yüzbaşı göz ucuyla Reşat Bey’e bakarken, “Daha önce de aynı şekilde gidip döndüğünü” hatırlatarak “görevi başarıp tekrar geri döneceğim” diyor, aşağıdan kendisini yolcu edenlere moral vermeye çalışıyordu.

Reşat Bey ise oturduğu yerde gözleri dalmış, sıkıldığında veya üzüldüğünde hep yaptığı gibi, palabıyıklarını sıvazlıyor, bir yandan da göz ucuyla bu güzel aileyi saygı ve gıptayla seyrediyordu. Çeşitli düşünceler içindeydi. Önce içinden küçüğe “Sana babanı sağ yollamaya çalışacağım” diye söz verdi. Hemen ardından da “Acaba ne zaman bir aile kurabileceğim” diyerek kendi içine döndü. Otuz üç yaşına gelmiş ve bugüne kadar bir türlü bu fırsatı yakalayamamıştı. Tam rahata erip hayatıyla ilgili bir karar verecekken, bir şey oluyor ve her seferinde de risk içindeki bir yere, uzaklara gidiyordu. Nadir Hanım’la ilgili düşüncelerini de sırf bu nedenle bir süreliğine ertelemek zorunda kalmıştı. Ardında, az önce tanık olduğuna benzer, gözü yaşlı insanlar bırakmak istemiyordu. Yine de “Harpler ve bu sıkıntılar hep böyle devam edecek değil ya! Nasıl olsa bir gün bitecek” diye düşünüp kendi kendine biraz daha sabır telkin ediyordu.

Bu derin düşünceler içinde trenin hareket ettiğini bile fark etmemişti…

Parça No 5:

…hücum işaretini vermek için tabancalı eliyle “Haydi” işareti yapar yapmaz çuha üniformalı askerleri, gümüşi renkli, ince uzun süngüleriyle siperleri terk edip şimşek gibi ileri fırlamaya başladılar. Aynı anda karşı taraftan da yoğun bir cayırtı koptu. Vurulanların bazısı dışarı bile çıkamadan sessizce gerisingeriye toprak siperlerin içine düştü. Mermiler, vızır vızır ya siperlerin üzerinden geçiyor ya da hafif bir toz çıkarıp toprağa, kum torbalarına şiddetle saplanıyordu. Reşat Bey de iki üç kişi sonra sırası geldiği için siperlerden dışarı doğru hücuma kalkmak üzere besmeleyle sağ ayağını tahta merdivene attı.

Tam diğer ayağını da merdivene koyacaktı ki, o anda meydana gelen ve kulakları sağır eden büyük bir patlamanın yarattığı yüksek basınçlı, yakıcı bir alev topunun, bastığı yeri zangırdatıp kütle halinde ayağının altından kaydırarak siper merdiveni dahil, yüzlerce irili ufaklı kaya parçasıyla birlikte her şeyi, kendisini de havaya doğru hızla fırlattığını anladı. Aynı anda da, başında kesici bir şaklama ve biri sol bacağında, biri sağ omzunda, biri de karnında olmak üzere, vücudunda dört ayrı yerde delici darbe, şiddetli acı ve yanma hissetti. Yukarı doğru yükselen toprak yığınıyla beraber havada peş peşe taklalar atmaya başlamış, az önce duyduğu bütün sesler de bir anda kesilivermişti.Artık hiçbir şey duymuyor, yeryüzünü tersten ve çok yukarılardan görüyordu. Belli ki “ölüm ile yaşam arasında” gidip geliyordu. Bir anda gördüğü her korkunç şey, çok yavaşlamış gibi hareket ediyordu. Bu sefer ölüme çok yaklaştığına emindi. “Ebediyete uçuyorum” sandı. Hatta aşağıda bir an için, az önceki emriyle ileri fırlayan taburunun son hücum dalgasının, süngülerini kendilerine ölüm kusan İngilizlere doğru yöneltmiş bir şekilde, sağdan soldan çalıların arasından hızla geçerek karşılarına çıkan dikenli tel engellerini aşmaya çabaladıklarını gördü. İngilizlerse Mehmetçikleri bir av gibi tuzağa düşürecek şekilde, sırtlardan ve çalılardan yararlanarak makineli tüfekleriyle görünmeden koşup daha yüksekte kalan yanlara doğru mevzi değiştiriyordu. Reşat Bey, yavaşlatılmış bir rüyada gibi, bütün bunları havada ağır ağır dönerken sanki görebiliyordu. Toprak ve kayalarla beraber sanki o da havada savruluyordu. Ağzının içi neredeyse boğazına kadar taze toprakla dolmuştu. Fırlayıp yanından geçen kayalar, tuhaf uğultular çıkartarak kendisinden daha hızlı bir şekilde yukarı çıkıyordu. Yerden yükselen taş ve toprağı, gökyüzüne doğru birbiriyle yarışırcasına fışkıran el kol parçalarını, şimdi de kafalar, kum torbaları, süngüler, postal ve kan içinde, parçalanmış bedenler izliyordu.

Hep merak ettiği ölüm, belki de tam böyle bir şeydi: Yükselmek, yavaşça daha da yükselmek, her şeye böyle yukarıdan bakabilmek... Yerden yüzlerce, hatta binlerce metre yükselmiş gibiydi. Hep böyle kanat takıp bir kuş gibi uçmayı düşünmüştü. Artık ne bir ses duyabiliyordu ne de acıyı hissedebiliyordu. Muhteşem bir mavi-yeşil karışımı halinde altında uzanan Ege Denizi ve Gelibolu Yarımadası, insana sessizce huzur veriyordu. Havada fırıl fırıl dönerken, dünyayı hiç böyle hayal etmemişti. Biraz gökyüzü, biraz deniz ve biraz da yeşillikler içindeki toz toprak, uzayıp giden karşılıklı siperler, duman ve alevler içindeki Alçıtepe, Triyandafil Çiftliği, Zığındere, Çanakkale Boğazı, hepsi gözlerinin önünde birbirine karışıp önce büyüyor, sonra küçülüyor, puslanıyor, bazen netleşiyor, hatta sürekli renk değiştiriyordu. Bulutlara yaklaştıkça bir daha artık hiç yere inmeyeceğini düşünmeye bile başladı. Beyaz bulutlardan birini yakalayacak gibi oldu. Uzandı, hatta çok daha fazla uzandı ama bir türlü olmadı; bulutu yakalayamadı.

Demek ki, gerçekten ölüyordu. Birbirine karışmış halde yukarı fırlayan taş toprak ve ve kanlı beden parçalarının yükselişi, bir an geldi durdu. Önce havada bir noktada asılı kaldı. Reşat Bey de kısa bir süre, hep orada kalacağını bile sandı. Sonra birden, tekrar korkunç patlama sesleri geri geldi ve büyük bir hızla, kum torbalarının dizili olduğu siperlerin hemen önündeki çimenlik zemine külçe gibi “küt” diye çakılıverdi. Düş bitmiş, gerçek dünyaya dönmüştü. Öyleyse herhalde şimdilik “ölüm” kaybetmiş “yaşam” kazanmıştı.

Yerde, yaralarından hafif hafif akan kanının ılıklığını vücudunda hissediyordu. Bir süre yerde yüzüstü, acılar içinde öylece, hareketsiz kaldı. Aynı anda da yerde ve havada art arda meydana gelen diğer patlamaların sonucu olarak üzeri taş toprakla kaplandı. Reşat Bey, düştüğü yerde, az önce ölüm ile yaşam arasında gidip geldiğinin farkına vardı. O anda sadece kulağında hâlâ az önceden kalan müthiş bir çınlama vardı. Bir de yoğun ve boğucu barut dumanıyla beraber toz toprak ve yanık et kokusu neredeyse genzini tıkamıştı. Peş peşe aksırıp tıksırarak ağzını burnunu dolduran topraktan salya sümük kurtuldu. Muharebe bütün şiddetiyle devam ediyordu. Yaşadığı ilk somut sevinç “hâlâ görmesi” üzerineydi.

Ama ne yazık ki ilk gördüğü şey de, bir karışlık mesafede yanında cansız yatan 9. Bölük Kumandanı İstanbullu Mülazımı Evvel Sadi Efendi’ydi. Enver Paşa’ya benzettiği yukarı kalkık bıyıklarıyla solgun yüzü kan içinde kalmış, parçalanmış bacaklarından birisi diz üstünden kopmuştu. Yuvasından fırlayacak gibi açtığı o güzelim, hayat dolu çakır gözlerini öfkeyle, bir türlü ulaşamadığı düşman siperlerine doğru dikmişti... Reşat Bey belli ki yine ölmemişti. Yerde kısa bir süre, bütün organlarının yerli yerinde olduğunu kıpırdamadan, hissederek tek tek kontrol etti: “Tamamdı!” Ama bedeninde, birkaç delik olduğu kesindi. Kanı, gittikçe yayılarak vücudunun daha fazla yerine bulaşıyordu. Özellikle sağ şakağını kestiği anlaşılan şarapnel yüzünden başından toprağa devamlı kan süzülüyordu. Saçı başı kan içindeydi…

Parça No 6:

…Alay Kumandanı Alman Binbaşı Hunker, önceden hakkında duyduğu olumlu görüşler nedeniyle emrine verilen tabur kumandanı Reşat Bey’i zaten neredeyse tanıdığı için, bu onurlu ve deneyimli Türk zabitine karşı konuşurken oldukça dikkatli davranıyordu. Ancak “Henüz açıklamaya başladığı ve yazılı suretinin yolda olduğunu söylediği emrin detaylarının tamamlanmasını müteakip hemen Conkbayırı’na intikale başlanmasını” istiyordu.

Konuşurken Reşat Bey’e saygı duyduğunu belli ediyor, ama bir yandan da kumandanın kendisi olduğunu hissettirmek için “Yapılacak intikalin aralık ve mesafeler, mola yerleri vs gibi detaylarına yönelik” olarak, bazen tercümanlık yapan ihtiyat zabitine, bazen de Reşat Bey’e bakarak ilave emirler not ettiriyordu. Sanki genç bir mülazıma emir veriyor gibiydi. Reşat Bey ise saygıda kusur etmeden sabırla dinlemeye ve not almaya devam ediyordu. Ama yıllardır muharebe alanlarında zaten kanla öğrendiği, hatta şu an için çok azı ifade edilen, gereksiz bütün bu ayrıntıları dinledikten sonra, ağırbaşlı bir şekilde:

“Baş üstüne! Bizim bulunduğumuz yerde düşman bir şey yapamaz! Fakat bu ayrıntılar bizim işimiz. Siz istenen büyük işi, zamanını ve hedefi söyleyin, gerisini bize bırakın! Bize güvenin. Hepimize bol şanslar” diyerek, karşısındaki kendisinden oldukça genç Alman kumandanına bir anda ağırlığını hissettirdi. Bunun üzerine kısa bir süre biraz sessizlik ve şaşkınlık oldu. Göz ucuyla Reşat Bey’e bakan Binbaşı Hunker, mesajını çok iyi almıştı, bu kez sesini biraz yükselterek sadece, “On dakika içinde intikale başlanacak” diyerek son emrini verdi; otoritesini, keskinliğini ve pençesini belli etmeye çalışır gibiydi.

Böylece oluşan bu gerginlik, oldukça yakına düşen birkaç merminin havada paralanmasıyla hemen yumuşadı. Hep birlikte siperin dibine yapıştılar…

Parça No 7:

Kolordu Kumandanı Ali Fuat Paşa sözünde durdu ve küçük bir muhafız kıtasıyla birlikte atlı olarak karargâha kadar geldi. Reşat Bey uzun bir süredir, ilk kez bugün kendisine ziyarete gelen birisine hiçbir şey ikram edemiyordu. Yine de kolordu kumandanlarını düzgün bir öğle yemeğiyle ağırlayamayan karargâh zabitlerinden bazıları sağa sola koşuşturmaya başladı. Daha önce İngilizlerden ganimet olarak ele geçirdikleri çıkınlarından bir şeyler bulup buluşturarak kısa sürede kumandanları için iki kişilik biraz tatlı bisküvi, peksimet, biraz konserve ananas, kuru üzüm ve birer fincan çaydan oluşan bir öğle yemeği ziyafetini, zar zor da olsa hazırlayabilmişlerdi. Reşat Bey mahcup olmamıştı.Böylece Ali Fuat Paşa siperlerin acıklı halini bizzat yerinde görmüş oluyordu. Peksimeti çaya batırıp yerlerken ikisinin de içinden:

“Hey gidi koca Osmanlı hey, bu hallere de mi düşecektin” sorusunun geçtiği besbelliydi. Zira zar zor bulunan ve boğazlarından zorlukla geçen bu peksimet ve İngiliz malı bisküvi ziyafeti sırasında her ikisinin de gözleri istemeden dolu dolu olmuştu. İngilizlerin konserve ananas kompostosundan da biraz yiyip içince, hayatlarında ilk kez tattıkları bu muhteşem lezzet karşısında hayrete düşmüşlerdi. Yani Mehmetçik kuru peksimete talim ederken İngiliz askerleri ananas kompostosu yiyordu. Bu büyük bir eşitsizlikti.

Ayrılana kadar sırf bu sebepten dolayı birbirlerinin gözlerinin içine bakamadılar. Askerinin karnını tam doyuramamak, onları kendi hallerine bırakmak zorunda kalmak, belli ki kendilerine zül geliyordu. Sonra karargâh zabitleriyle birlikte harita üzerinden karşılaşılabilecek muhtemel durumlara yönelik biraz daha çalıştılar. Tümen levazım müdürü yanına gelmiş, eğer bugün de yeni bir ikmal konvoyu gelmezse, elinde yedek olarak kalan son un çuvallarını erata dağıtmaya başlayacağını söylüyordu. Durum çok kritikti. İkinci su ikmal kafilesinin, gerilerden yaklaştığının görülmesi, karargâhta dudakları kurumuş bekleyen tüm zabit ve erler arasında büyük bir sevinç yaratmıştı. Ama bu durum kaç gün daha böyle devam edecekti? Arazide ilkel tuzaklarla avlanmadık kuş kalmamıştı. Askerler kendi yemeklerini Filistin’deki bu çöl sayılabilecek kupkuru topraklardan, kendi başlarına bulmak mecburiyetinde bırakılmıştı. Su, karargâha gelince âdeta yağma edildi. Kol, gerisingeriye tekrar ikmal için gitmek zorunda kaldı…

Parça No 8:

Fuat Bey: “Yahu Reşat, biricik kardeşim, inan bu kez çok fazla korktum. Çünkü Amanoslar’daki demiryolundan geçen ve geriye giden herkes, ‘Araplar İngilizlerden daha acımasız’ diyor, Filistin’deki feci bozgunumuzu anlatıyordu. Bizimkilerin Halep’ten de geriye çekilişini görünce anladım ki, bizim Reşat ya şehit olmuş ya da esirdir. Çünkü bütün katarlarda seni sordurdum. Kimin ne yaptığı belli olmadığı için, yerinle ilgili tam doğru cevabı bulamadım. Ama öğrenene kadar göbeğimiz çatladı. Neyse ki sağ salim döndün. Artık gerisi hiç önemli değil. Hoş geldin!” Sırasını bekleyen yengesi ayaktaydı, gülerek konuştu:

“Yeğenlerin sabırla beklediler. Her gün fotoğrafına bakıp sana dua ettiler. Hepimiz çok dua ettik. Çok şükür sağ salim döndün. Senin için ne adaklar adadık.”

Nadir Hanım’ın ise gözlerinin içi gülüyordu. İçi içine sığmaz bir haldeydi. Bembeyaz teni pembeleşmişti. Bir süre konuşamadı, ama sessizlik olunca o da çok saf bir duyguyla paşa babanın paralelinde sordu:

“Nasıldı, çok zordu değil mi? Gönüllü gittiğinize değdi mi?”

Reşat Bey yutkundu, çok zor soruydu. Gerçek duygularını söylemesi gerektiğine inanıyordu. Yüzündeki çizgiler derinleşmiş, gözlerini kısmış, omuzları aşağı çökerek âdeta bir anda on yıl daha yaşlanmıştı. Yine de sakince cevap verdi:

“Nadir Hanım, harika bir soru bu. Benim aklımdaki soruyu nasıl da buldunuz böyle? Evet, doğrudur. Zordu. Az önce de söylediğim gibi, doğruyu söylemek gerekirse diğer zabitler gibi benim de bir hayal kırıklığına uğradığım kesindir. Ama bugün çağırsalar yine giderim oraya gibi geliyor bana. Zira ben bu milletin ekmeğini yedim, tümen kumandanlığına kadar yükseldim. Beni çağırırlarsa nasıl ‘gitmem’ diyebilirim ki?”

Hepsi pür dikkat onu dinliyordu, Reşat Bey kucağındaki yeğenlerinin saçlarını öperek devam etti:

“Bunların gelecekleri ne olacak? İşte hali görüyorsunuz. Her yer başka ülke bayraklarıyla dolmuş. Artık bu yavrucakları o yabancı bayraklar altında mı yaşatacağız?”

Göz göze geldiği ağabeyi, “Asla” dercesine başıyla Reşat Bey’i onayladı.Sonra hep beraber üst kata çıkıp bir süre daha sağdan soldan konuştular. Reşat Bey yaşadıkları olayları ısrarlara dayanamayıp özetle anlattı. Bu hususların çoğunu gazeteler yazmamıştı. Çekilen bütün bu acılar nedeniyle kendisini çıt çıkartmadan dinleyen odadaki herkesi büyük bir üzüntü sarmıştı. Çay üstüne çay içtiler. Sonra Avusturya imparatorunun verdiği görkemli madalyayı getirdiler. Bu kadar üzüntü içinde yine de sevindi. Zira bu ödülün mevcut madalya berat yazısına göre, o gün için sadece iki Türk zabitine verildiğini öğrenmişti. Çerçeve içindeki madalyaya hiç dokunmadı, ancak ailesine, esaretten henüz dönen ve memleketi neredeyse esaret altında olan bir zabitin bu madalyayı takmasının en azından şimdilik hoş olmayacağını, bu nedenle hâlihazırdaki bu gümüş çerçevedeki yerinin uygun olduğunu, eski yerinde muhafaza edilmesinin uygun olacağını” söyledi. Daha önce herkes bunları mecburen takıyordu. Ama artık durum çok değişmişti.

Mağlubiyet ve mütareke nedeniyle Alman ve Avusturya İmparatorluk madalyalarının pek kıymeti kalmamıştı. Zaten bunları takmak, son mağlubiyetler nedeniyle pek de hoş karşılanmıyordu. “Yabancı ülkelerden madalya alma hayranlığı” olup yaşamları boyunca bunun peşinde koşanların gayretleri artık tamamen boşa çıkmış gözüküyordu…

Parça No 9:

Duraktaki tek kadanalı yaylı küçük bir faytona bindi. Faytoncuya, “Çemberlitaş’a çek” dedi. Galata Köprüsü’nden geçerken, kaldırımda yürüyenleri süzüyordu. İnsanların bir kısmı mutlu, bir kısmı da son derece düşünceliydi. Ama hayat devam ediyordu. Sadece giden gidiyordu...

Yeni Cami önüne gelince, bir anda kanı dondu. Hatta faytoncuyu uyararak arabayı kenara çektirip durdurttu. Caminin hemen önündeki taş avluda yan yana duran yüzlerce perişan görünümlü dilenciye hayretler içinde bakakaldı. Zira bunlar bildik, alışılmış dilencilere hiç benzemiyordu. Burada eskiden de dilenci olur, ama sayısı beşi onu geçmezdi.

Oysa şimdi bütün bir yol boyunca, neredeyse omuz omuza, çoğuyerde akıl almayacak sayıda yüzlercesi sefil halde dileniyordu. Yüzlerine biraz dikkatle bakınca, birkaç çocuk dışında tamamına yakınının “eski asker” olduğunu anladı. Mermi ve şarapnel yarasını çok iyi bilen bir zabit olarak yanılması imkânsızdı. Tüyleri diken diken oldu. Şaşkınlıkla arabadan indi, ağlamamak için kendini zor tutuyordu. Memleket evlatları ne hallere düşmüştü. İsyan edercesine söylene söylene hızla önlerinden, cadde üzerinde ileri geri yürümeye başladı. Manzara korkunçtu. Bunların neredeyse tamamı, saçı sakalı grileşip birbirine karışmış, haki renkli keçe asker elbiseleri lime lime olmuş, yüzü gözü pislik içindeki Mehmetçiklerdi...

Kiminin iki bacağı birden yoktu, bazılarının iki gözü birden kördü, kiminin de bir veya iki eli yoktu. Yürüdükçe, her yeri kıpkırmızı yanıklılar, dudakları veya dişleri olmayanlar, parmaksızlar, her yanında mermi deliği taşıyanlar, yüzü gözü derin yara izleriyle dolu olanlar, düğmeleri kalmamış eski püskü asker kaputlular, iki bacağı kalçasından kesildiği için küçülmüş vücudunu iki eliyle kaldırıp sürüngen gibi sürüyerek yürümeye çalışanlar gözüne çarpıyordu.

Daha önce, Balkan Harbi’nde de benzer manzaraları görmüştü ama İstanbul’un göbeğinde bu kadar çok sayıda perişan ve kaderine böylesine terk edilmiş başıboş askere hiç rastlamamıştı. Demek ki bu sefer, bu zavallıların şehirde kalmasına izin verilmişti. Zira o zaman kolera, tifüs gibi bulaşıcı hastalıklar nedeniyle, bu zavallı mağlup askerlerin şehrin içine girmelerine izin verilmemiş ve onlar da o perişan halde, sanki birer hayalet gibi, hiç durmadan belirlenmiş güzergâhtan geçip Anadolu’ya doğru, geldikleri gibi sessiz sedasız başları önlerinde gitmişti.

Biraz soruşturunca bu zavallıların memleketlerine dönebilmek için Sirkeci’de, Eminönü’nde, cami avlularında geceleyip, sabahları buraya gelerek hayırseverlerden eve dönüş parası devşirmeye çalıştıklarını öğrendi. İçlerinde biraz sağlıklı olup hamallık dahil her türlü işi yapmaya razı olanlar da vardı. “Mağlup ordu” olmanın ne anlama geldiği, bu görüntülerle insanı eziyor ve suratına tokat gibi çarpıyordu. Sanki Çanakkale’yi, Kut ül Amare’yi kazananlar aynı askerler değildi... Ayrıca mağlup olanla gelip gelen askerin döktüğü kanın değeri farklı mıydı sanki? Bir süre, insanın içini acıtan bu manzaranın şokundan kurtulamadı. Hatta önlerinden yürürken kendi kendine, “Oralara gönüllü gittiğime değdi mi?” diye söylendi. Yutkundu, cevabını bu kez bir türlü veremedi. “Pişman değilim” der gibi oldu ama kelimeler ağzından bir türlü çıkamadı, hatta boğazına düğümlendi. Ancak fayton parasını ayırıp cebindeki son kuruşu bu çilekeş insancıklara bırakmaktan başka yapabileceği hiçbir şeyin olmadığını anlayınca gözüne kestirdiği en kötü haldeki üç dört kişiye verip ardından coşkuyla edilen teşekkürlere bakmadan tekrar faytona bindi. Reşat Bey’in koşuşturmasını ve buradaki davranışlarını seyreden ve kaldırım kıyısında kendisini bekleyen faytoncu hemen sordu:

“Siz de esaretten mi dönüyorsunuz efendim?”

“Nereden anladın ki?”

“Çok kolay efendim! Bir, elinizdeki küçük melbusat torbasından. İki, fesiniz ve bu mavi takım elbisenizden. Üç, yüzünüze vuran esaret acısından ve dilenci askerlere çok üzüntülü tepkinizden anladım...”

Reşat Bey’in midesine ani bir acı daha saplandı. Faytonun siyah derili arka koltuğunda kamburu çıkmış, derin kederlere gömülmüştü. Avuç içinde tuttuğu ağızlığındaki sigarasının dumanını öfkesinden emercesine içine çekerek içiyordu. Çemberlitaş’taki eve kadar, bir daha faytoncuyla hiç konuşmadı. Kaldırımlara yol boyunca insana acı veren benzer manzaralar hâkimdi. Ülkesi, kendisi yokken belli ki çok değişmişti...

Parça No 10:

…Bir anda Nurettin Paşa’nın, “12.00’ye kadar hedefi alamazsanız, ben sizin yerinizde olsam yaşamam” cümlesi aklına geldi. Hemen ardından da kendi verdiği tokat gibi cevabı zihninde şimşek gibi çaktı:

“Sizin benim yerimde olmanıza lüzum yok, ben zaten yaşamam!”

Bu bir taahhüt sayılırdı. Saatine baktı. 12.00’yi geçiyordu. Yani vakit tamamdı. Bir söz vermiş ve bunu gerçekleştirememişti. Oysa “söz namus” demekti, hep böyle duymuştu. Üstelik kumandanına “Tepeyi zamanında alamazsam ben zaten yaşamam” demişti. O da buna hiç itiraz etmemişti; yani bir nevi onaylamıştı. Herhalde bunu yapamaz sanıyordu. Onurun nasıl bir şey olduğunun âdeta kanıtlanması istenmişti. Etrafından geçen mermilere kayıtsız, telaşsız, dalgın gözlerle siperlerin arasında ilerlemeye devam ediyordu.

Bazı askerler, tümen kumandanları böyle aslan gibi siperlerin dışında, kendileri ise fare gibi içerde bulunmaktan rahatsızlık duymaya başlayınca, birçoğu, dayanamayıp siperlerinden dışarı fırlamaya kalktı. Reşat Bey eliyle hemen, “Sakın ha” der gibi, keskin işaretlerle siperlerini terk etmelerini engelledi. İleri gözetleyicilerin yanına sürünerek gelmiş bulunan Tümen Topçu Kumandanı Yüzbaşı Seyfi Bey’in vurulma riskini göze alıp kendisine doğru hamle yapmasına da fırsat vermedi.

Hâlâ çok kararlı bir şekilde açıkta yürüyordu. Şimdi de dimdik duran vücudunu ve göğsünü düşman kurşunlarının ve şarapnellerinin geldiği istikamete çevirmişti, hedef büyütmüştü; hatta kısa bir süre öylece bekledi. Bu bekleyiş siperlerdeki bütün Mehmetçiklere, onu çok seven genç zabitlerine, “seneler kadar uzun” geliyordu.

Neyi gözlüyordu, neyi bekliyordu? Bunu kimse bir türlü anlayamıyordu. Başka da hiçbir şey söylemiyordu. Sadece güler gibi bir çehreyle, düşmanla alay edercesine siperlerin arasında sanki etrafında yüzlerce mermi vınlamıyormuş gibi, sakin bir şekilde yürümeye devam ediyordu. Kendi komuta yerine doğru ilerliyordu. Büyük turunu hiç vurulmadan tamamlamak üzereydi.

Gözlerinin önünden yıllardır yanında, kucağında can verenler geçmeye başladı. Düşman siperlerine doğru şöyle bir baktı, dişlerini sıkarak “İnşallah bu yaptığınız son olur da bari gelecekte sevgili yeğenlerimle savaşmazsınız” diye üzüntüyle söylendi. Savaştan iyice nefret etmeye başladığını hissediyordu. Aşağıda karşıda, sağda solda her saniye birisi daha can veriyordu. Yumruğunu o tarafa doğru sallayıp, “Rahat dursaydınız da güzel hayatlar kursaydık, fena mı olurdu yani” diyebildi güçlükle. Karmakarışık düşünceler içinde, tekrar kendinden geçmeye başlamıştı. Siperlerin arasında dolaşırken geçen şu son on beş dakika, on beş asır gibiydi. Artık bu uzun; ama çok uzun hayatta, çok yorulduğunu daha da fazla hissediyordu ve aklında sadece, ağzından çıkan bir “söz” vardı.

Evet, başaramamıştı. Tutamadığı bu sözle, hayatta ilk kez böyle bir şeyi başaramıyordu. Ama neden kendisine hiç mermi gelmiyordu? Neden etrafından geçmekte olanlardan biri, etten kemikten bedenini parçalamıyordu? Mermi yağmuru neden şimdi istemesine rağmen onu ıslatmıyordu? Neden hayatını bir düşman kurşunuyla sonlandıramıyordu? Tanrı, hayatıyla ilgili vermiş olduğu bu kararına “Olmaz” mı demişti? Yoksa bunu kendisi mi gerçekleştirmeliydi? Kumandanının istediğini mi yapmalıydı? Paşa babası, yeğenleri, yengesi, ağabeyi ve asla unutamadığı Nadir Hanım acaba kendisini affedebilecekler miydi? Tarih kendisini yazacak mıydı? Yoksa Çiğiltepe denen şu karşıdaki toprak parçası da, diğer on binlercesi gibi tarihte kaybolup gidecek miydi?

Tepe mi kendisini yenecekti, yoksa o mu Çiğiltepe’yi? Kim hatırlanacaktı?

Parça No 11 (Sayfa 691): 12 adaların kaybedilmesi süreci (Uşi antlaşması ve devamı süreci)

Aynı gün tarihi şehirler Üsküp ve Kalkandelen’in de düştüğü haberleri geldi. Bütün halk, son iki haftada olup bitenlerden dolayı çok şaşkındı. Koca Osmanlı ordusu, daha savaş tam olarak başlamadığı halde, küçük bir ülkenin hudutları geçmesiyle birlikte birkaç münferit direniş dışında, hudutları terk etmeye başlamıştı. Diğer Balkan Bağlaşık Devletleri de, 13 ekim 1912’de Babıâli’ye ağır bir nota vererek kabulü imkânsız birçok istekle beraber, seferberlik emrinin geri alınmasını istedi. Bu kabul edilemez istek nedeniyle başka çare görülmediğinden 17 ekimde önce önce Balkan ülkeleri olmak üzere, karşılıklı olarak savaş ilan edildi. Bu haber, düşmanın yaptığı etkin propaganda faaliyetleri nedeniyle cephede çok çabuk yayıldı. Sırf bu yüzden de İtalya ile telaş içinde, çarçabuk barış imzalandığı ve 18 ekim 1912’de de imzalanan Uşi Antlaşması’yla Osmanlı İmparatorluğu’nun, Trablusgarp ve Bingazi’yi İtalyanlara terk ettiği öğrenildi. Üstelik Ege Denizi’ndeki 12 adanın da geçici olarak İtalyanlara bırakıldığı iddia ediliyordu.91

Balkan Harbi’nin bu şekilde başlaması ve gelişmesi Reşat Bey için sürpriz olmadı. Ancak özellikle Trablusgarp’ın böyle kolayca bir oldubittiyle beceriksizce elden çıkması ve bu arada da bütün Balkan Bağlaşık Devletleri’nin sınırları geçip ilerlemeye başlamaları tüm cephede kısa süre içerisinde büyük bir moral çöküntüsüne neden oldu. Yine de o, sürekli, “Bari Balkanlar’ı koruyalım” fikriyle personelini daha da çok yüreklendirmeye başladı. Ama etrafta Reşat Bey’i gerçek anlamda teskin edebilecek hiçbir iyi gelişme yoktu. Üstelik daha ilk günden itiba-ren, iaşe ve ikmal sorunları belirmişti. Bazı günlerde askere sadece yarım somun ekmek ve bir koçan mısır verebiliyorlardı. Oysa uzun soluklu bir savaşın daha henüz başı sayılırdı.

91: Söz konusu 12 ada, bir daha Osmanlı İmparatorluğu’na geri verilmedi ve sonunda benzer oldubittilerle Yunanlılara devredildi.